“O zamanlar bunu açıkça ortaya koyamasam da kendimi başka insanlardan ayrı, kopuk, hayatın sahiciliğinden mahrum bırakılmış hissettiğimi hatırlayabiliyorum. Başkalarının benimle ilgili düşüncelerine öyle bağımlıydım ki sürekli itici gelme korkusuyla yaşıyordum ve yaptığım bir şeyin onaylanmadığını hissettiğimde durumu kurtarana kadar içim rahat etmiyordu. Daima bir şeyler arıyor gibiydim, hep biraz dalgındım çünkü bu andan hemen sonra ilgilenilmesi gereken daha önemli bir şey vardı. Partilerde özellikle birileriyle arkadaşlık kurmak istediğimde sık sık tek kelime bile söyleyemez oluyordum. Her ne yaparsam yapayım kendimi unutamıyordum.”[1]
Kendini unutmamak. Allahım ne kadar tanıdıktı.
Marion Milner’in “kendine ait bir hayat” isimli kitabına bir arkadaşımın kütüphanesinde rastladım. Son yıllarda psikoloji kitaplarının tutkunu olmuştum. Biraz kibrimden, biraz da psikiyatristlere harcayacak param olmadığından dibine düştüğüm kuyudan kendi başıma çıkmaya çalışıyordum. İnsan ruhu üzerine sürekli okuyor ve yazıyor, odanın öteki ucuna geçmiş kendimi seyrediyordum. Manzara çok acıklıydı.
Alınganlığın bencilce bir duygudan, kendini fazla önemsemekten kaynaklandığını fark etmeye başladığım zamanlardı. Çok fazla yaram olduğu için havada uçuşan her söz, her bakış, her ihmal canımı yakıyor, her şey benimle ilgili sanıyordum. Oysa en yakınımdakilerin, beni en çok seven ve önemseyen insanların bile yaptığı yegâne şey öncelikle kendilerini gerçekleştirmekti. Ama henüz bu gerçeği idrak etmekten, ruhumu hafifletmekten uzaktım. O yüzden bu cümleye takılmış olabilirim: “Her ne yaparsam yapayım kendimi unutamıyordum.” Ben de unutmak değilse bile artık kendimle dost olmak istiyordum. Doğru zamanda karşılaşmıştık. Tabi ki kitaba el koydum.
Marion Milner 1900 – 1998 yılları arasında yaşamış İngiliz bir yazar ve psikiyatrist.
1926 yılında üniversiteden henüz mezun olmuş genç bir kadınken, hayatının olması gerektiği gibi olmadığı hissiyatına kapılır. Hâlbuki dışarıdan bakınca her şey çok iyi gidiyordur. Sevdiği işi yaparak hayatını kazanıyordur, haraketli bir eğlence hayatı, bir sürü arkadaşı vardır. Ama aynı dönem konsantrasyon konusunda sorunlar yaşadığını düşünerek bir zihin eğitimi metodu uygulama başlar. İlk maddede hayatının amacını yazması isteniyordur. Bu konuda hiçbir fikri olmadığını fark edince bir günlük tutmaya başlar. Amacı gerçekten ne istediğini bulmaktır.
“… gün boyu en hoşuma giden şeyleri yazmaya karar verdim, böylece gerçekten ne istediğimi bulmayı umuyordum. Montaigne’in denemelerini okumak da bana ilham vermişti çünkü ruh denen şeyin insanın beklentilerinden tamamen farklı olduğunu, hatta tam zıddı olduğunu ısrarla söylüyordu… günlük tutmak çok şaşırtıcı sonuçlar verdi. Çünkü en iyi şeylerin insanın en iyi olmasını beklediği şeyler olmadığı, dostlukta, işte ya da oyunda başarıyla alakası olmadığı ortaya çıkıyordu. Hem dış dünyayı hem kendimi algılamakta tam bir değişim yaşıyordum.”[2]
Marion Milner’in 8 yıl boyunca, zaman zaman bilinç akışı yöntemiyle tuttuğu bu günlükleri, hayatta ne istediğini bulmaya, mutlu anlarının kaydın tutmaya çalışan birinin kişisel yolculuğu gibi okumak yazık olur. Bazılarımız yetişkin hayatlarına daha sağlıklı başlangıçlar yapsa bile, kitap genel olarak insan benliğinin yapı taşlarına dair, herkesin faydalanabileceği, güçlü ipuçları veriyor.
Milner’in günlüklerini okurken, zihnin şimdi ve geçmiş hattında nasıl fütursuzca gezindiğini görüyorsunuz. Bu da şöyle bir şeye sebep oluyor aslında, çocukken gerekli duygusal ve fiziksel destekten mahrum kaldıysanız, büyüdüğünüzde de zihniniz hep bu yaralı ve öfkeli çocuğun gözüyle bakmaya devam ediyor. Ne kadar başarılı yetişkinler olursak olalım benliğimiz bütün dünya kendisine karşıymış gibi davranan öfkeli çocuklar gibi hareket ediyor.
İşin garip tarafı yaralı bir yetişkine dönüşmek için çocukken taciz, tecavüz, dayak gibi ağır ihmaller yaşamanıza gerek yok. Nasıl olduğunuzu sormayı unutan, kendi sıkıntılarıyla meşgul bir ebeveyn de sizi tarumar etmeyi başarabiliyor maalesef. Ya da çocukluğunuza, tercihlerinize, tecrübesizliğinize, hatalarınıza, neşenize saygı duymayan ebeveynler (bakım veren demek politik olarak daha doğru olacak herhalde) değersizlik duygularınızın kaynağı olabiliyor.
Kitabın sizi nerelere davet ettiğini anlamanız için içindekiler bölümüne üstünkörü bakmak yeterli: Keyfin gelip gitmeleri, Art bölgeyi keşfetmek, Kör düşüncenin maskaralıklarını seyretmek, Düşüncenin körlüğünü keşfetmek, Sürgün edilmiş düşünceler…
Bu haftanın paragrafını aşağıdaki alıntıyla bitiriyorum:
“Zihin kendi haline bırakıldığında esasen gündelik meselelerle uğraştığı yönünde bir izlenimim vardı. Ama şimdi düşüncelerimi sadece düşünmek yerine yazmaya karar verdiğimde sadece ilk bir iki cümle şimdiyle ilgiliydi, ondan sonra on beş yirmi yıl önceki anılarıma dalmıştım, senelerdir bilinçli olarak düşünmediğim şeylerin, hatta hatırladığımı bile bilmediğim şeylerin anılarına. Bu deneyi tekrar ettiğimde her seferinde aynı şey oldu. Öyle görünüyordu ki sadece zihnimin yüzeyindeki kırışıklıkların farkındaydım. Ama düşünceyi yazma eylemi, beni geçmişin yoğun bir şekilde canlılığını koruduğu başka bir ortama geçiriyordu. Zihnin bu derin sularının sakinlerini görmek, huyunu suyunu bilmediğim mahluklarla karşılaşmaktan dolayı biraz huzurumu kaçırsa da yazma eylemi beni şaşırtıcı derecede rahatlatıyordu.”[3]
[1] MARİON MİLNER, KENDİNE AİT BİR HAYAT, METİS YAYINLARI, 2017, Sf: 20
[2] Aynısı sf:191-192
[3] Aynısı. Sf: 55