Geber Aşkım (Die My Love) bir aşk filmi için şahane bir isim olurdu. Normal koşullarda tutkuyla bağlı olduğunuz birinin ölmesini istemezsiniz tabi. Ama öyle bir an gelir ki kırgınlığınızı ifade edecek daha iyi bir ikili bulamazsınız. Aslında sevdiceğinizin değil de duygularınızın, arzularınızın, beklentilerinizin ölmesini isteyerek, şöyle ağız dolusu bir geber demediyseniz muhtemelen hiç âşık olmamışsınızdır.
Ama Lynnne Ramsay’ın 2025 yapımı son filmi Geber Aşkım, bir aşk filmi değil. Amerikalıların nasıl bir mizah anlayışları var bilmiyorum ama tanıtımında yazdığı gibi kara komedi de değil. Bir insanın delirme hikayesi. Filmde olaylar metaforlara boğulmuş olsa da bildiğin dram.
Grace ve Jackson ismindeki genç çiftimiz evlendikten sonra, adamın çocukluğunun geçtiği kırsal bölgeye taşınırlar. Hatta taşındıkları ev Jackson’ın intihar eden amcasının evidir. Grace bunu daha sonra öğrenecek ve kendisini tüketen pek çok duygunun yanına bu vurdum duymazlığı da ekleyecektir.
Geber Aşkım ilk bakışta evlilik ve annelik üzerine bir hikâye gibi okunabilir. Kırsal bir bölgede, yeni doğum yapmış ve düşüncesiz kocasıyla yalnız kalmış bir kadının yavaş yavaş zihinsel sağlığını kaybetme hikayesi. Belki. Film böyle kesin kanılarda bulunmanıza izin vermiyor.
Çünkü Grace’in delirmesinin sebebi yalnızca annelik ya da kötü giden ilişkisi değil.
Ayrıntılı öğrenemesek de Grace’in geçmiş travmalarının ipuçlarını da görürüz: Anne babasıyla olan sorunlarını, daha küçücük bir çocukken başka bir yerde olma arzusunu, erken yaşta yaşadığı kayıpları, kendini sürekli suçlu hissetme hâlini. Belli ki Grace’in iç dünyasında suçluluk ve aidiyetsizlik zaten uzun süredir dolanıyordur. Kısacası annelik bu delirme hikâyesinde bir başlangıç değil; bir tetikleyici gibi gözüküyor.
Ama tetikleyen ne? Doğum yapmak mı yalnız bırakılmak mı? Grace’in o yaşa kadar iyi kötü idare ettiği ama artık başa çıkamadığı ne? İşte tam da burada mevzu Grace’in bireysel delilik hikayesini aşıyor. Benim de ilgilendiğim konulara geliyor. Yoksa filmi sevip sevmediğime bile emin değilim. Sadece doğum yapmak ve çocuklarımızı nasıl büyütmeliyiz meselesi ile ilgili yeniden düşünmeme vesile oldu diyelim. Yani bu bir film önerisi, mutlaka izleyin yazısı değil. Harcayacağınız 2 saat sizin ömrünüzden gidecek. Değer mi emin değilim. Ama bazı sahnelerinin ve bazı tespitlerinin etkileyici olduğunu söyleyebilirim.
Grace bir partide, çocuk büyütmenin ne kadar zor olduğu ile ilgili kendisiyle dertleşmek isteyen komşusuna şöyle bir cümle eder: “Sorun çocuk değil. Bebeğim muhteşem. Geri kalan her şey boktan.”

Ben de kızım büyürken aşağı yukarı böyle hissetmiştim: Bebeğim muhteşem ama geri kalan her şey tuzak. Yorucu olan bebek değil; o kapana kısılmışlık hali, başkalarına muhtaç olma duygusu. Doğum yapmanın bendeki şaşkınlığı buydu. Ama hem kendi ailemden hem eşimin ailesinden maddi manevi çok destek aldığım için bu süreci -göreceli olarak- sağlıklı ve keyifli yaşayabildim.
Çünkü doğum yapmak fiziksel olduğu kadar varoluşsal ve bilişsel olarak da sarsıcı bir deneyim. Beden değişir, zaman algısı değişir, benlik algısı değişir.
Psikanalist Julia Kristeva, anneliği benliğin sınırlarının bulanıklaştığı eşiklerden biri olarak tanımlar. Anne, artık yalnızca kendisi değildir; ama ne olduğu da henüz tam olarak belli değildir.
Bu eşik hâli, olması gerektiği gibi dayanışma, destek ve paylaşımla çevrelenmediğinde, zaten zor olan süreci yıkıcı bir deneyime dönüştürebilir. Öfke patlamaları, tükenmişlik, zihinsel dağılma tam da burada ortaya çıkar.
Bu yüzden “bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir” denir. Bu söz yalnızca çocuğa dair değildir; anneyi de korumaya alır.
Antropolog Margaret Mead, çocuk bakımının tarihsel olarak kolektif bir pratik olduğunu, anneliğin hiçbir zaman tek bir kadının omuzlarına bırakılmadığını söyler. Modern toplumlar ise bu kolektif yapıyı dağıtır; yerine “bireysel sorumluluk” anlatısını koyar. Sonuç: yalnız anneler.
Grace’in yaşadığı delilik hâli tam olarak buradan beslenir. Kırsalda, doğanın içinde ama sosyal olarak izole bir mekânda, yardım ağlarından kopuk bir hayat sürer. Filmde gördüğümüz şeyi, yeni anne oldum, kocam da berbat bu yüzden deliriyorum basitliğinde okumamak gerekir; bu tam da dayanışmanın en çok gerektiği alanda desteksiz bırakılmış bir insanın çözülüşüdür.
Şunun da ısrarla altını çizmek gerek: sağlıklı çocuklar büyütmek için gereken organizasyonun çapı iyi bir kocanın / iyi bir babanın gücünü de aşar.
Ama madem bu yüzyılda çekirdek ailelere mahkumuz ilgili bir baba, sorumluluk sahibi bir koca da kabulümüz tabi. Çünkü bu haliyle kadınlar hem bütün yükü taşıyor hem de yetemediği için kendini suçluyor. Grace’in uyurken sürekli özür dileyip durması buraya bağlanabilir mi? Film sanat filmlerinin hileli bulanıklığında olduğu için tam emin olamıyoruz. Malum çocukluk travmaları da var.
Ama şundan eminiz bir çocuğu büyütmek için koca bir köy gerekir. Ve o köy yoksa, bazı kadınlar sessizce dağılmaya başlar.
Ama modern toplumlarda bu köy sistemli biçimde yok ediliyor. Anne, her şeyin bireysel tercih ve kişisel sorumluluk olarak tanımlandığı bir yerde, sıkışıp kalıyor. Grace’in hikayesi lohusalık krizi olmamalı. Modern toplumların, vaat ettiğinin aksine, kadınları özgürleştirmek yerine nasıl izole ettiğine dair olmalı. Geber Aşkım filmi sanat filmi olduğu için konu zaman zaman flulaşıyor ama asıl konuşmamız gereken mevzu bu aslında.
O yüzden belki şöyle demek daha doğru: Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir.
Ve delirmemek için de sıkı bir dayanışma.
Çiğdem Vitrinel